Prof. Dr. Zakir Avşar: Toplumsal Dayanışma ve Güven İlişkisi Nasıldır?

16 Temmuz 2026

ANKARA – BHA

Prof. Dr. Zakir Avşar, “Toplumsal Dayanışma ve Güven Ahbap-Çavuş İlişkileri ile Yürür mü?” başlıklı yazısında önemli noktalara değindi:

Büyük afetler, toplumların yalnızca fiziksel altyapısını değil, aynı zamanda kurumsal yapısını da test eden olağanüstü dönemlerdir. İlk aşamada dikkatler, doğal olarak arama-kurtarma çalışmalarına, sağlık hizmetlerine, barınma imkânlarına ve temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelir.

Haber Devam Ediyor

Ancak, afetin akut aşaması geçtikçe, birçok tartışmanın aslında kurumsal güven, yönetişim ve toplumsal meşruiyet ekseninde şekillendiği anlaşılır. Dolayısıyla, afetlerin ardından yaşanan tartışmalar, belirli kurumların performansını değerlendirmekten ziyade, toplumların ortak hareket etme kapasitesini sağlayan güven ilişkilerinin yeniden tanımlandığı süreçlerdir.

Haluk Levent ve Ahbap Derneği ile ilgili kamuoyuna yansıyan iddiaların sonucunun, hukuk devletinin belirlediği usuller çerçevesinde yürütülen soruşturma ve yargılama süreçleri sonunda netleşeceği öngörülmektedir. Bununla birlikte, bu iddiaların kamuoyunda yarattığı etki, hukuki sonuçlardan bağımsız olarak güven duygusunu derinden etkilemiştir.

Güven, toplumların en önemli kurumsal kaynaklarından biridir. Bir kamu kurumunun, sivil toplum kuruluşunun veya sosyal organizasyonun işlevini sürdürebilmesi, öncelikle güvene dayanır. Güvenin bulunduğu ortamda insanlar kaynak seferber eder, yetki devreder ve ortak amaçlar doğrultusunda iş birliği yapar. Ancak güvenin zayıfladığı durumlarda aynı faaliyetlerin yürütülmesi oldukça maliyetli hale gelir.

Afet dönemlerinde bu durum daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Bağış yapan kişiler, kaynaklarının hangi tedarik zincirinden geçtiğini ve ihtiyaç sahiplerine nasıl ulaştığını bireysel olarak takip edemez. Böyle bir yapı içinde güven, kişisel bir kanaat olmaktan çıkıp, kurumsal işleyişin temel mekanizması haline gelir.

İnsanlar, yaptıkları bağışın her aşamasını doğrulayabildiği için değil, güven duydukları için bağışta bulunurlar. Bu güvenin kaynağı ise kişisel sempati veya dönemsel popülerlikten ziyade, kurumların hesap verebilirliği ve denetlenebilirliğidir. Güvenin kalıcılığı, kurumsal süreçlerin kişilere bağlı olmaktan çıkarılmasına bağlıdır.

6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler sonrası dijital ortamda yayılan tartışmalar, kamuoyunda Kızılay’a karşı güven erozyonuna yol açmıştır. Aynı zamanda, ideolojik yaklaşımlarla kamu kurumlarının kriz yönetimi kapasitesi sert bir şekilde eleştirilirken, bazı sivil toplum kuruluşlarına büyük bir toplumsal destek sağlanmıştır.

Şu günlerde, Ahbap isimli yapıya verilen desteğin kullanımıyla ilgili iddialar kamuoyunun gündemine gelmiştir. Bu durum, bağış yönetimi ve kurumsal işleyişle ilgili soruları da beraberinde getirmiştir. Burada iki önemli husus öne çıkmaktadır: Birincisi, iddialara karşı “mahalle” saikiyle yaklaşmak ve kesinlikle yolsuzluk yoktur demek; ikincisi ise iddiaları tamamıyla gerçek kabul ederek hareket etmektir. Her iki tutum da hukuku ve ahlakı zedeleyici niteliktedir.

Kızılay’a yönelik afet günlerinde yürütülen kampanya, ölçüyü aştı ve bu durum, sivil toplum örgütlerinin önemini göz ardı etti. Kamu kurumlarına duyulan güvenin azalması, sivil toplumu güçlendirmediği gibi, sivil toplum kuruluşlarına yönelik güvenin zayıflaması da kamu kurumlarının meşruiyetini artırmaz. Uzun vadede güvenin azalması, tüm aktörleri olumsuz etkiler.

Afet yönetimi, çok aktörlü bir yönetişim alanıdır. Merkezi yönetim, yerel yönetimler, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, üniversiteler, özel sektör ve gönüllüler arasındaki koordinasyon ne kadar güçlü olursa, müdahalenin etkinliği de o ölçüde artar. Bu nedenle, kamu ile sivil toplum arasında rekabet yerine iş bölümü ve tamamlayıcılık ilişkisi kurmak daha sağlıklıdır.

Büyük ölçekli bağış kampanyaları yöneten kuruluşların karşılaştığı yönetişim sorunları da göz ardı edilmemelidir. Bir organizasyonun yönettiği mali kaynak büyüdükçe, karar alma süreçleri karmaşıklaşır ve mali kontrol ihtiyacı artar. Kurumsal kapasitenin sürekli geliştirilmesi gereklidir. Bu durum, hukuka aykırı bir fiilin gerçekleşeceği anlamına gelmez; ancak güçlü iç denetim, bağımsız dış denetim ve şeffaf raporlama mekanizmalarının önemi artar.

Önemli olan, hesap verebilirliğin güven eksikliğinin sonucu değil, güvenin kurumsallaşmış bir biçimi olduğudur. Kamu adına faaliyet gösteren veya kamusal güvene dayanarak kaynak toplayan her organizasyon, şeffaflık ve denetim konularında sorumluluk taşır. Hesap verebilirlik, iyi niyetin yerini alan bir mekanizma değil, onu kurumsal güvene dönüştüren yapısal bir çerçevedir.

Bu ilke, kamu kurumları için de geçerlidir. Demokratik hukuk devletinde kamu gücü kullanan her kurum, sahip olduğu yetki ile orantılı bir hesap verme sorumluluğu taşır. Bu sorumluluk, kurumsal otoriteyi zayıflatmak yerine, meşruiyetini güçlendirir. Şeffaflığın kurumsal kapasiteyi aşındırdığı düşüncesi ve denetimin yalnızca şüphe durumunda gerekli olduğu anlayışı sağlıklı değildir.

Sivil toplum kuruluşlarının gönüllülük esasına dayanmaları, onları hesap verme yükümlülüğünden muaf kılmaz. Toplumun güveniyle oluşturulan her mali kaynak, kamusal bir sorumluluk doğurur. Özel hukuk tüzel kişisi statüsü, düşük şeffaflık standardını haklı çıkarmaz. Aksine, gönüllülük esasına dayalı organizasyonların meşruiyeti güvene dayandığından, açıklık ve denetlenebilirlik daha da kritik bir rol oynar.

Dijital iletişim ortamlarının kurumsal güven üzerindeki etkisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Bilgi akışının hızlanması, hesap sorulabilirliği artırsa da, doğrulanmamış bilgilerin yayılımını kolaylaştırır. Sosyal medya platformlarındaki kanaatler, hukuki süreçlerden çok daha hızlı şekillenmektedir. Bu durum, kamuoyunda oluşan algı ile hukuki gerçeklik arasında önemli farklılıklar yaratabilir.

Toplumsal dayanışma, afet dönemlerinde ortaya çıkan bir duygu olmanın ötesinde, kurumsal güven üzerine inşa edilen sürdürülebilir bir kapasitedir. Bu kapasitenin korunması, kişilere duyulan güvenin artırılmasından çok, güven üreten kurumsal mekanizmaların güçlendirilmesine bağlıdır. Sonuç olarak, toplumların dayanıklılığını belirleyen unsur, kriz anlarında ortaya çıkan iyi niyet kadar, o iyi niyeti kalıcı ve denetlenebilir bir değere dönüştürebilen kurumsal yapılardır.